Pazartesi, Mayıs 28

Malihülya - son


‘Bu şehir her şeyden önce hayaller üzerine kurulmuştur.’

Temizlik sevdalısı kung-fu’cu biçilmiş kaftanın çizdiği kutsallarla bezeli rotayı harfiyen izledim. Hızlanan kalp ritmimden Sanrı Sokak’a girdiğimi anladım. Arabamı park ettim. Yağmur tamamen kesilmişti. Yürüyerek düş apartmanını aramaya başladım. Gözüme çarpan bakkala girip onun sevdiği yumuşak şekerlerden aldım. Bakkaldan apartmanın yerini öğrendim. Elimle koymuş gibi buldum. Tam onun oturacağı türden bir binaydı. Yüksek tavanlar ve geniş pencereler. Açık olan dış kapıdan girdim. Merdivenleri çifter çifter çıkarak dördüncü kata ulaştım. Kapısında 11 yazan dairenin önüne geldiğimde astım hastası güreşken bir boğa kadar soluk soluğaydım.  Nefesimi düzenlemek ve cesaretimi toplamak için biraz bekledim. Zile bastım. Çilekeş bir kanarya çığlık attı. Çok geçmeden kapı açıldı. Bakışlarımı yüz hizasından bel hizasına kaydırdım. Yaş tahmin etmekte çok kötüyümdür. Karşımda sidikli ya da sümüklü olarak tanımlanabilecek bir yaşta olduğunu sandığım ufak bir çocuk vardı. Fal taşı ebatlarında açılmış şaşkın gözlerimden ürkmüş olacak ki, bir süre hiçbir şey söylemeden bakıştık. ‘Anneaa. Biri geldi.’ Kapı biraz daha aralandı. Çocuğunun beslenme çantasına haşlanmış yumurta koyan tipli bir kadın;

— Kime baktıydınız?
— Şey… Ben... Sanrı Sokak. Düş apartmanı. Daire 11’i arıyorum.
— Evet burası.
— Hülya… Hülya hanım? Hülya hamın burada oturmuyor mu?.
— Yok burada Hülya hanım mülya hanım.
— Bana bu adresi vermişti de… Bi yanlış anl…

Sözüm kapanan kapı tarafından kabaca kesildi. Çelik kapının metalik sesi apartman boşluğunda defalarca yankılandı. Orada ne kadar bekledim bilmiyorum. Işıklar söndü. Ya da gözlerim karardı. Yumuşak şeker kayboldu. Kapı kayboldu. Bina kayboldu. Şehir kayboldu. Ben kayboldum.

Gözlerimi açtım. Odamdayım. Yatağımın üzerinde oturuyor ve elimdeki telefona bakıyorum. Orhan Gencebay çalıyor;

Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum.
Ne olur bir yerden karşıma çıksan?
Tepeden tırnağa sırsıklam oldum.
İçim ürperiyor ya evde yoksan!

Ama bu? Bu nasıl olur? Gencebay’ı susturup son aranan numaralara bakıyorum. Adı listede yok. Hızlıca ezberimdeki numarayı tuşluyorum. Ara… Mekanik sesli kadın kötü haberi kulağıma fısıldıyor.

— Aradığınız numara kullanılmamaktadır.



devam etmeyecek..

Pazar, Mayıs 27

Malihüya - 4


‘Bu şehirde bir semti öğrenmenin en bilindik yolu o semtte bir kere kaybolmaktır.’
Karanlık bir oda. Gecenin ilerleyen saatleri. Sessizliği bozan bir çift ses. Biri erkek. Diğeri kadın. Uzaktan geldiği için midir, ne dedikleri anlaşılmıyor. Kısa cümleler. Neredeyse tek kelimelik. Metronomla düzenlenmişçesine ritmik. Biri sözünü bitirir bitirmez diğerinin sesi duyuluyor. Bazen daha gür. Bazen daha sinik. Başka bir dil bu konuştukları. Ne kadar kulak kabartsam da anlayamıyorum. Ama belli ki onlar anlaşıyor. Evet, bu bir dil. Başkaları adına ‘horlama’ deyip hor ve hakir görse de aslında bu bir dil. Belki de bu dili öğrenebilmek için ömrün büyük olan yarısını o eşle birlikte geçirmek gerekiyor. Yıllar boyu onunla aynı yemeklerle beslenmek. Aynı sıvıları almak. Aynı havayı solumak. Diğerinin ciğerinden çıkan nefesi içine çekmek. Aynı iyi haberlere sevinmek. Aynı acıların yasını tutmak. Aynı hayalleri kurmak. Aynı hayal kırıklıklarını yaşamak. Aynı insanlara ‘oğlum’ ve ‘kızım’, aynı çocuğun sevimli hallerini anlatırken ‘bizim büyük torun’ demek. Gece yatmadan önce aynı yüze sevgiyle iyi uykular dilemek. Her sabah uyandığında aynı yüzle karşılaşmak. Ona günaydın demek. Onsuz olduğu günleri hatırlayamayacak kadar onunla olmak. Kırışıklarla birbirine benzemeye başlayan yüzler. Ve en az sokaklarında elimdeki adresi bulmaya çalıştığım bu yabancı semt kadar yabancı olduğum bir sürü şey.
Hayallerimden sıyrılıp kaybolduğum ara sokaklarda adres soracak birilerini bulmaya çalıştım. Yanlış kişiye adres sormak çoğunlukla doğru güzergâhtan uzaklaşmakla sonuçlanır ve bu şehirde adres sorana bilmiyorum demek büyük ayıplardandır. Hatalı bir tarifin peşine takılamayacak kadar çok zaman kaybettim. Dur bakayım. Su birikintisinde oynayan anne dayağı adayı çocuklar. Olmaz. ‘Leyla’da kalma faslı’ndaki yapışık kumru çift. Olmaz. Bir ara ölmeyi unuttuğu için beş yıl kadar fazladan yaşamış, donuk bakışlı ihtiyar. Olmaz. Cilala parlat egzersizleri yapan kung-fu’cu taksi şoförü. Biçilmiş kaftan.

— Kaptan az bakar mısın? Sanrı Sokak ne tarafta?
— Düz git ikinci sağdan gir. Camiyi geçtikten sonra sol. Yahudi Mezarlığı boyunca devam et. Kilisenin köşesinden girdin mi göreceksin.
— Sağ olasın.

Devam edecek..

Çarşamba, Mayıs 23

Malihülya - 3


‘Bu şehirde trafik manzaranın en güzel olduğu yerde akmaya başlar.’

Çocukken de bir kaç kez görmüştüm seni. Ama pek hatırlamıyorum. Muhtemelen bir ablaydın benim için o günlerde. Sana âşık olmam, 14 yaşına girdiğim kış birlikte geçirdiğimiz rüya gibi bir haftanın günahıydı. Her gününde yeni bir yanını keşfettim ve ergen duygularımı esir bırakıp geri döndüm. Karar vermiştim, ne yapıp edip dönecektim sana. Tek yol vardı: Üniversite sınavı. O sınavda bütün arkadaşlarım on sekiz tercih yaptı. Farklı üniversiteler, bölümler, şehirler… Ben bir tek seni seçtim ve dua ettim. Kabul oldu. Bir yaz beklemek kalmıştı geriye vuslata ermek için. Bir bir saydım günleri. Her geçen gün hayalin daha bir yaktı içimi. Ve kavuştuk. Nasıl da seviyordum seni. Nasıl da merak ediyordum. Sana dair ne varsa bilmek istiyordum. Öğreniyordum. Ben kendi halimde bu aşkı yaşarken sen çoktan kanımı emmeye başlamıştın. Varımı yoğumu tüketip karşılığında bir kuru aşkını veriyordun. O da yarım yamalak. Sen gülen yüzünü benden başka herkese gösterirken, ben arkadaşlarıma sana olan aşkımı anlatıyordum. Ben seni tatillerde aileme tercih ederken, sen her geçen gün benden biraz daha uzaklaşıyordun. Bütün vaktimi, bütün enerjimi, üç kuruş paramı, olanca sabrımı uğruna harcamam da yetmedi bu aşkı kurtarmaya. Yıllarca bana sırtını dönmüşken şimdi bu yaptığın ayıp değil mi? Sırf başka birine âşık oldum diye sorun çıkarman resmen olmayabilir ama alenen kıskançlık! Beni, tam da âşık olduğum kadına giderken yağmur ve trafikle bezdirmeye çalışman fesatlık değilse nedir söyler misin lütfen?

Son on iki yılımı geçirdiğim şehre ettiğim sitem işe yaradı.  Hızlı bir çıkış yapan yağmurun nefesi kesildi. Trafik insafa geldi ve inadından ‘U’ döndü. Köprüye girdikten sonra araçlar hızlandı. Ölmeden önce görülmesi gereken yer ifadesinin en tuhaf tecellilerinden biri.. Bilindik adını kullanmak yerine ‘mavera ün kıta’ demeyi tercih ettiğim, şehrin favori intihar mekânı olan bu köprü aynı zamanda şehrin en güzel manzarasına sahipti fakat benim gözüm bu seferlik o manzarayı görmedi. Her yolcu gibi bir an önce gideceğim yere varmak telaşındaydım. Yolcu ve seyyah arasındaki fark da buydu. Yolcu varmak, seyyah ise yolda olmak için gider. Umumiyetle seyyah tabiatlı alan bense, o gün on Abbas gücünde bir yolcuydum. ‘Asya kıtasına hoş geldiniz’ yazan tabelanın yanından geçerken gayri ihtiyari ‘Hoş bulduk canım.’ dedim. Tabela da bana göz kırptı. Dikiz aynasından Avrupa Kıtasının gönlünü almayı ihmal etmedim. ‘Akşama yine sendeyim aşkım.’ 
devam edecek..

Salı, Mayıs 22

Malihülya - 2


‘Bu şehirde toprağın altı üstünden çok daha kalabalıktır.’

Onunla ilişkim yaşadığımız şehir kadar değişken, karmaşık ve vazgeçilmezdi. Tanıştığımız gün olan iki yıl öncesinin bahar ekinoksundan bugüne; önce yakın arkadaş, sonra sevgili, sonra düşman, sonra uzak arkadaş olduk. Aklımda ona tahsis ettiğim yeri, aşktan nefrete geniş bir yelpazedeki çeşitli duygularla dolu tuttum. Bir sonraki aşamanın ne olacağı hakkında hiçbir fikrim olmadan, menzilimle aramdaki metreleri birer birer eksiltiyordum. Zaman zaman sağduyumun yaptığı geri dön çağrısına gaz pedalıyla karşılık verdim. Yerçekimi ile merkezkaç kuvveti arasında asılı kalmış kimliği belirsiz uçan bir nesne gibiydim. Bir an önce telefonda aldığım adrese gitmezsem tereddütlerim baskın gelebilirdi. ‘Aman, her şey olacağına varacak.’ Daha fazla bunları düşünmek istemedim. Gidiyordum ve hepsi buydu. Kafamdaki bulutları dağıtmak için radyoyu açtım.

Aşkınla ne garip hallere düştüm.
Her şeyim tamam da bir sendin noksan.
Yağmur yaş demeden yollara düştüm.
İçim ürperiyor ya evde yoksan.

Orhan Gencebay’ın melodramik sesi efkârımdaki bulutları dağıtmaya yettiyse de gök kubbenin koyu gri misafirlerine söz geçirememişti. Yağmurun şiddeti trafik yoğunluğuyla yarış halindeydi. Trafik, burun farkıyla önde gidiyordu. Ama yağmurun da pes etmeye hiç niyeti yoktu. Buluşma yerine ulaşabilmem için tepeler denizler aşmam, kıtalar geçmem gerekiyordu ve fakat şehrin ana arterleri bana bu yolculuğu kolaylaştıracak anaçlığı göstermemekte kararlıydı. O sırada kapısında ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ yazan mezarlığın yanından geçmekte olduğumu fark edip radyoyu kapattım. Mırıldanarak okuduğum duayı, yanı başımdaki mezarlıkta istirahat halinde olan kabir ehlinin ruhuna gönderilmek üzere hediye paketi yaptım. Alıcı hanesine, ‘yetmiş iki milletten ve üç semavi dinden bütün ölmüş ve müstakbel hemşerilerime’ yazdım.  Gönderdim. Muhacirler şehrinin yerlisi olmak için burada doğmak ya da ölmek yeterliydi. Ben henüz hiçbirini yapmamıştım.

devam edecek..

Salı, Mayıs 15

Malihülya - 1


‘Bu şehrin havasına kıyafet beğendirmek zor ile imkânsız arasında bir beceridir.’

Günlerdir aklıma uğrayıp gidiyordu. Her seferinde erteledim. Bazen bahaneler buldum. Bazen de bahaneler beni buldu.  ‘Geç oldu şimdi uyuyordur.’ ‘İştedir rahat konuşamaz.’ ‘Canım sıkkın.’ ‘Sesimden anlar.’… Nihayet son tereddütlerimden kurtulup aramaya karar verdim. Radyoyu kapattım. Boğazımı temizledim. Telefona baktım. Ellerim titriyordu. Sesim de titremese bari. Tereddütler geri geldi. Sürekli pıt pıtı pıtıt pıt yapan ama bir türlü tam anlamıyla yanamayan ya da sönemeyen bir flüoresan lambası kadar kararsızdım. Ama arayacaktım. Numarayı buldum çabucak. Biraz uzun sürse vazgeçebilirdim. İsmini ekranda görmek kalp ritmimi değiştirmeye yetti. Derin bir nefes… Ara… Telefonu kulağıma götürdüm. Belki de kapalıdır. Umarım kapalıdır. Çalıyor. Kapatmak geldi aklıma. Çok geçti. Nasılsa numarayı görecekti artık. Belki duymaz. Umarım duymaz. Duydu.

— Efendim?

Görüşme uzunca sürdü. Telefonu kapattım. Aynada kendimi gördüm. Tıpkı iki yıl önceki gibi gülümsüyordum. Kafam allak bullaktı. Pişman mıydım? Değil miydim? Unutmak için harcadığım onca çaba boşa mı gitmişti? Nereye gidiyordum? Düşünmek istemedim. Hala gülümsüyordum. Dolabımdan onunla tanıştığım gün üzerimde olan kıyafeti çıkardım. Giydim. Yakıştı da. Aynaya bakıp kıyafetime ve saçıma son bir rötuş yaptım. Dairemden çıkıp arabamı park ettiğim sokağa geldiğimde yağmur çiselemeye başlamıştı. Meleklerin indirdiği damlalar beyaz gömleğimi tuval bellemiş, soyut bir resmin ilk dokunuşlarını yapıyordu. Canım sıkıldı ama rahmete lanet okuyacak değildim. Hızlı adımlarla arabama geldim. Bindim ve kapıyı kapattım.

devam edecek..