Perşembe, Eylül 13

intibak..

yok abi olmuyo.. denemiyorum sanmayın. deniyorum. ama uyum sorunlarım var. 12 yıldır iş hayatındayım ama şu saat kurup kalkma işine alışamadım. sabah erken kalkacak olmak gece uykularımı kaçırıyor. saati kuruyorum şimdi tamam mı? gayet makul bi saat. onbir küsur. saati sekize kurdum. ekranda bi uyarı çıkıyo. kalan süre: 8 saat 17 dakika. laaan.. bende hemen bi huysuzluk. sanki elimde bi saatli bomba var. zaman sayacı geriye doğru gidiyor. oğlum hangi teli kesicektik la? kırmızı mıydı? mavi? tel de yok ki bunun bi tarafında. bomba imha ekibini mi çağırsam? onlar da acayip kolpa bi ekip. imha dedikleri mevzu bombayı fünyeyle patlatmak. lan o kadarını ben de yaparım. iş bunu patlatmadan etkisiz hale getirmek. o bombayı ekonomiye geri kazandırmak. öteki türlüsü bomba imha ekibi değil çevreyi boşaltma ekibi. fos

şimdi bi anayasa değişikliği yapılıyo ya. ilgiyle takip ediyorum. bu erken kalkmakla ilgili bi madde eklenecek mi diye. beslenme hakkı barınma hakkı eğitim sağlık anadil din inanç kimlik her türlü hak var. uykunu almış olarak uyanma hakkı yok. neden yok? uyku da ihtiyaç değil mi? bi insanın kendiyle başbaşa kalabildiği en değerli zamanını bölmek en temel insan hakkı ihlali. -dir. bu tür cümlelerin sonuna dır dir gibisinden kesinlik ekleri koymak lazım. -dır. yoksa pek tırt kalıyo. -dur. otorite eksikliği oluyo. -dur.

bundan 80 yıl sonra. gerçek anlamda ileri bi topluma erişildiğinde piç torunlarımız bizim bu mevcut hallerimize bakıp çok acıyak lan bize.
"yazık atalarımız her gün işe gidiyomuş. yılda bi kaç hafta tatil yapabiliyomuş. her sabah uyanmak için saat kurup kalkıyolarmış ne kadar ilkel. insanın aklı almıyo. ay iğrenç bişey. iyki o dönemde yaşamamışım." diycekler. götleriyle ezikliycekler bizi. gerçi pek ileri görüşlü sayılmam. duyuşum daha iyi. o yüzden söylediklerini aktardım. ses var görüntü nıah..

ilginç olan sanayi devrimi öncesi toplumlarda da böyle bi erken kalkma olayı yok. farkında mısınız bilmiyorum ama insanlık tarihinin en çok çalışan nesillerinden biriyiz. nedir abicim bu kadar çalışmak niye? rakip bi dünya mı açtılar yan galakside? onlar la mı yarışıyoruz? böyle sora sora komünist olucam ben bi ara zaten. aslında hiç fena bi ideoloji değil. tembellerin kalbini kazanması çok kolay. ama işte tabanın tembellerden oluşunca o ideoloji bi türlü eyleme dökülmüyo. orada bi handikap var. aranızda komünist olanlar varsa tembellik etiketinden dolayı gocunmasın lütfen. ben orada tembel derken hakaret değil bilakis iltifat için şeyettim onu. ya da alınsın amına koyim. kızdırmak güzel oluyo komüncü biladerleri.

intibak sorunları demiştim ya. ona geri döneyim biraz. iş hayatına uyum sağlayamadım.  noktalama işaretlerini kullanmaya alışamadım. vücudumun boyutlarına uyum sağlayamadım. sürekli kafamı bi yerlere vuruyorum. ailemden ayrılıp döndükten sonra uyum sağlayamadım. milletimi sevemedim.  bi kaç yıl önceki arkadaşlarımla yeniden görüştüğümde uyum sağlıyamıyorum. eski yazılarıma bakınca tuhaf bi his yaşıyorum. la oğlum eski halimle bile barışık değilim. ne olacak benim bu halim böyle? hep bi çatışma hep bi savaşım değişim devinim yorulum sıkılım bıkılım..

sanırım başka bi gezegenden geldim. farkında olmadan sıla hasreti çekiyorum. süper güçleri olmayan süpermen gibi bişeyim. özetle.. sıradan bi herifim işte. hem de öyle böyle değil olağanüstü sıradan!

yazık la! kimin çocuğuysam?

Pazartesi, Mayıs 28

Malihülya - son


‘Bu şehir her şeyden önce hayaller üzerine kurulmuştur.’

Temizlik sevdalısı kung-fu’cu biçilmiş kaftanın çizdiği kutsallarla bezeli rotayı harfiyen izledim. Hızlanan kalp ritmimden Sanrı Sokak’a girdiğimi anladım. Arabamı park ettim. Yağmur tamamen kesilmişti. Yürüyerek düş apartmanını aramaya başladım. Gözüme çarpan bakkala girip onun sevdiği yumuşak şekerlerden aldım. Bakkaldan apartmanın yerini öğrendim. Elimle koymuş gibi buldum. Tam onun oturacağı türden bir binaydı. Yüksek tavanlar ve geniş pencereler. Açık olan dış kapıdan girdim. Merdivenleri çifter çifter çıkarak dördüncü kata ulaştım. Kapısında 11 yazan dairenin önüne geldiğimde astım hastası güreşken bir boğa kadar soluk soluğaydım.  Nefesimi düzenlemek ve cesaretimi toplamak için biraz bekledim. Zile bastım. Çilekeş bir kanarya çığlık attı. Çok geçmeden kapı açıldı. Bakışlarımı yüz hizasından bel hizasına kaydırdım. Yaş tahmin etmekte çok kötüyümdür. Karşımda sidikli ya da sümüklü olarak tanımlanabilecek bir yaşta olduğunu sandığım ufak bir çocuk vardı. Fal taşı ebatlarında açılmış şaşkın gözlerimden ürkmüş olacak ki, bir süre hiçbir şey söylemeden bakıştık. ‘Anneaa. Biri geldi.’ Kapı biraz daha aralandı. Çocuğunun beslenme çantasına haşlanmış yumurta koyan tipli bir kadın;

— Kime baktıydınız?
— Şey… Ben... Sanrı Sokak. Düş apartmanı. Daire 11’i arıyorum.
— Evet burası.
— Hülya… Hülya hanım? Hülya hamın burada oturmuyor mu?.
— Yok burada Hülya hanım mülya hanım.
— Bana bu adresi vermişti de… Bi yanlış anl…

Sözüm kapanan kapı tarafından kabaca kesildi. Çelik kapının metalik sesi apartman boşluğunda defalarca yankılandı. Orada ne kadar bekledim bilmiyorum. Işıklar söndü. Ya da gözlerim karardı. Yumuşak şeker kayboldu. Kapı kayboldu. Bina kayboldu. Şehir kayboldu. Ben kayboldum.

Gözlerimi açtım. Odamdayım. Yatağımın üzerinde oturuyor ve elimdeki telefona bakıyorum. Orhan Gencebay çalıyor;

Ya yolu kaybettim ya ben kayboldum.
Ne olur bir yerden karşıma çıksan?
Tepeden tırnağa sırsıklam oldum.
İçim ürperiyor ya evde yoksan!

Ama bu? Bu nasıl olur? Gencebay’ı susturup son aranan numaralara bakıyorum. Adı listede yok. Hızlıca ezberimdeki numarayı tuşluyorum. Ara… Mekanik sesli kadın kötü haberi kulağıma fısıldıyor.

— Aradığınız numara kullanılmamaktadır.



devam etmeyecek..

Pazar, Mayıs 27

Malihüya - 4


‘Bu şehirde bir semti öğrenmenin en bilindik yolu o semtte bir kere kaybolmaktır.’
Karanlık bir oda. Gecenin ilerleyen saatleri. Sessizliği bozan bir çift ses. Biri erkek. Diğeri kadın. Uzaktan geldiği için midir, ne dedikleri anlaşılmıyor. Kısa cümleler. Neredeyse tek kelimelik. Metronomla düzenlenmişçesine ritmik. Biri sözünü bitirir bitirmez diğerinin sesi duyuluyor. Bazen daha gür. Bazen daha sinik. Başka bir dil bu konuştukları. Ne kadar kulak kabartsam da anlayamıyorum. Ama belli ki onlar anlaşıyor. Evet, bu bir dil. Başkaları adına ‘horlama’ deyip hor ve hakir görse de aslında bu bir dil. Belki de bu dili öğrenebilmek için ömrün büyük olan yarısını o eşle birlikte geçirmek gerekiyor. Yıllar boyu onunla aynı yemeklerle beslenmek. Aynı sıvıları almak. Aynı havayı solumak. Diğerinin ciğerinden çıkan nefesi içine çekmek. Aynı iyi haberlere sevinmek. Aynı acıların yasını tutmak. Aynı hayalleri kurmak. Aynı hayal kırıklıklarını yaşamak. Aynı insanlara ‘oğlum’ ve ‘kızım’, aynı çocuğun sevimli hallerini anlatırken ‘bizim büyük torun’ demek. Gece yatmadan önce aynı yüze sevgiyle iyi uykular dilemek. Her sabah uyandığında aynı yüzle karşılaşmak. Ona günaydın demek. Onsuz olduğu günleri hatırlayamayacak kadar onunla olmak. Kırışıklarla birbirine benzemeye başlayan yüzler. Ve en az sokaklarında elimdeki adresi bulmaya çalıştığım bu yabancı semt kadar yabancı olduğum bir sürü şey.
Hayallerimden sıyrılıp kaybolduğum ara sokaklarda adres soracak birilerini bulmaya çalıştım. Yanlış kişiye adres sormak çoğunlukla doğru güzergâhtan uzaklaşmakla sonuçlanır ve bu şehirde adres sorana bilmiyorum demek büyük ayıplardandır. Hatalı bir tarifin peşine takılamayacak kadar çok zaman kaybettim. Dur bakayım. Su birikintisinde oynayan anne dayağı adayı çocuklar. Olmaz. ‘Leyla’da kalma faslı’ndaki yapışık kumru çift. Olmaz. Bir ara ölmeyi unuttuğu için beş yıl kadar fazladan yaşamış, donuk bakışlı ihtiyar. Olmaz. Cilala parlat egzersizleri yapan kung-fu’cu taksi şoförü. Biçilmiş kaftan.

— Kaptan az bakar mısın? Sanrı Sokak ne tarafta?
— Düz git ikinci sağdan gir. Camiyi geçtikten sonra sol. Yahudi Mezarlığı boyunca devam et. Kilisenin köşesinden girdin mi göreceksin.
— Sağ olasın.

Devam edecek..

Çarşamba, Mayıs 23

Malihülya - 3


‘Bu şehirde trafik manzaranın en güzel olduğu yerde akmaya başlar.’

Çocukken de bir kaç kez görmüştüm seni. Ama pek hatırlamıyorum. Muhtemelen bir ablaydın benim için o günlerde. Sana âşık olmam, 14 yaşına girdiğim kış birlikte geçirdiğimiz rüya gibi bir haftanın günahıydı. Her gününde yeni bir yanını keşfettim ve ergen duygularımı esir bırakıp geri döndüm. Karar vermiştim, ne yapıp edip dönecektim sana. Tek yol vardı: Üniversite sınavı. O sınavda bütün arkadaşlarım on sekiz tercih yaptı. Farklı üniversiteler, bölümler, şehirler… Ben bir tek seni seçtim ve dua ettim. Kabul oldu. Bir yaz beklemek kalmıştı geriye vuslata ermek için. Bir bir saydım günleri. Her geçen gün hayalin daha bir yaktı içimi. Ve kavuştuk. Nasıl da seviyordum seni. Nasıl da merak ediyordum. Sana dair ne varsa bilmek istiyordum. Öğreniyordum. Ben kendi halimde bu aşkı yaşarken sen çoktan kanımı emmeye başlamıştın. Varımı yoğumu tüketip karşılığında bir kuru aşkını veriyordun. O da yarım yamalak. Sen gülen yüzünü benden başka herkese gösterirken, ben arkadaşlarıma sana olan aşkımı anlatıyordum. Ben seni tatillerde aileme tercih ederken, sen her geçen gün benden biraz daha uzaklaşıyordun. Bütün vaktimi, bütün enerjimi, üç kuruş paramı, olanca sabrımı uğruna harcamam da yetmedi bu aşkı kurtarmaya. Yıllarca bana sırtını dönmüşken şimdi bu yaptığın ayıp değil mi? Sırf başka birine âşık oldum diye sorun çıkarman resmen olmayabilir ama alenen kıskançlık! Beni, tam da âşık olduğum kadına giderken yağmur ve trafikle bezdirmeye çalışman fesatlık değilse nedir söyler misin lütfen?

Son on iki yılımı geçirdiğim şehre ettiğim sitem işe yaradı.  Hızlı bir çıkış yapan yağmurun nefesi kesildi. Trafik insafa geldi ve inadından ‘U’ döndü. Köprüye girdikten sonra araçlar hızlandı. Ölmeden önce görülmesi gereken yer ifadesinin en tuhaf tecellilerinden biri.. Bilindik adını kullanmak yerine ‘mavera ün kıta’ demeyi tercih ettiğim, şehrin favori intihar mekânı olan bu köprü aynı zamanda şehrin en güzel manzarasına sahipti fakat benim gözüm bu seferlik o manzarayı görmedi. Her yolcu gibi bir an önce gideceğim yere varmak telaşındaydım. Yolcu ve seyyah arasındaki fark da buydu. Yolcu varmak, seyyah ise yolda olmak için gider. Umumiyetle seyyah tabiatlı alan bense, o gün on Abbas gücünde bir yolcuydum. ‘Asya kıtasına hoş geldiniz’ yazan tabelanın yanından geçerken gayri ihtiyari ‘Hoş bulduk canım.’ dedim. Tabela da bana göz kırptı. Dikiz aynasından Avrupa Kıtasının gönlünü almayı ihmal etmedim. ‘Akşama yine sendeyim aşkım.’ 
devam edecek..

Salı, Mayıs 22

Malihülya - 2


‘Bu şehirde toprağın altı üstünden çok daha kalabalıktır.’

Onunla ilişkim yaşadığımız şehir kadar değişken, karmaşık ve vazgeçilmezdi. Tanıştığımız gün olan iki yıl öncesinin bahar ekinoksundan bugüne; önce yakın arkadaş, sonra sevgili, sonra düşman, sonra uzak arkadaş olduk. Aklımda ona tahsis ettiğim yeri, aşktan nefrete geniş bir yelpazedeki çeşitli duygularla dolu tuttum. Bir sonraki aşamanın ne olacağı hakkında hiçbir fikrim olmadan, menzilimle aramdaki metreleri birer birer eksiltiyordum. Zaman zaman sağduyumun yaptığı geri dön çağrısına gaz pedalıyla karşılık verdim. Yerçekimi ile merkezkaç kuvveti arasında asılı kalmış kimliği belirsiz uçan bir nesne gibiydim. Bir an önce telefonda aldığım adrese gitmezsem tereddütlerim baskın gelebilirdi. ‘Aman, her şey olacağına varacak.’ Daha fazla bunları düşünmek istemedim. Gidiyordum ve hepsi buydu. Kafamdaki bulutları dağıtmak için radyoyu açtım.

Aşkınla ne garip hallere düştüm.
Her şeyim tamam da bir sendin noksan.
Yağmur yaş demeden yollara düştüm.
İçim ürperiyor ya evde yoksan.

Orhan Gencebay’ın melodramik sesi efkârımdaki bulutları dağıtmaya yettiyse de gök kubbenin koyu gri misafirlerine söz geçirememişti. Yağmurun şiddeti trafik yoğunluğuyla yarış halindeydi. Trafik, burun farkıyla önde gidiyordu. Ama yağmurun da pes etmeye hiç niyeti yoktu. Buluşma yerine ulaşabilmem için tepeler denizler aşmam, kıtalar geçmem gerekiyordu ve fakat şehrin ana arterleri bana bu yolculuğu kolaylaştıracak anaçlığı göstermemekte kararlıydı. O sırada kapısında ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ yazan mezarlığın yanından geçmekte olduğumu fark edip radyoyu kapattım. Mırıldanarak okuduğum duayı, yanı başımdaki mezarlıkta istirahat halinde olan kabir ehlinin ruhuna gönderilmek üzere hediye paketi yaptım. Alıcı hanesine, ‘yetmiş iki milletten ve üç semavi dinden bütün ölmüş ve müstakbel hemşerilerime’ yazdım.  Gönderdim. Muhacirler şehrinin yerlisi olmak için burada doğmak ya da ölmek yeterliydi. Ben henüz hiçbirini yapmamıştım.

devam edecek..

Salı, Mayıs 15

Malihülya - 1


‘Bu şehrin havasına kıyafet beğendirmek zor ile imkânsız arasında bir beceridir.’

Günlerdir aklıma uğrayıp gidiyordu. Her seferinde erteledim. Bazen bahaneler buldum. Bazen de bahaneler beni buldu.  ‘Geç oldu şimdi uyuyordur.’ ‘İştedir rahat konuşamaz.’ ‘Canım sıkkın.’ ‘Sesimden anlar.’… Nihayet son tereddütlerimden kurtulup aramaya karar verdim. Radyoyu kapattım. Boğazımı temizledim. Telefona baktım. Ellerim titriyordu. Sesim de titremese bari. Tereddütler geri geldi. Sürekli pıt pıtı pıtıt pıt yapan ama bir türlü tam anlamıyla yanamayan ya da sönemeyen bir flüoresan lambası kadar kararsızdım. Ama arayacaktım. Numarayı buldum çabucak. Biraz uzun sürse vazgeçebilirdim. İsmini ekranda görmek kalp ritmimi değiştirmeye yetti. Derin bir nefes… Ara… Telefonu kulağıma götürdüm. Belki de kapalıdır. Umarım kapalıdır. Çalıyor. Kapatmak geldi aklıma. Çok geçti. Nasılsa numarayı görecekti artık. Belki duymaz. Umarım duymaz. Duydu.

— Efendim?

Görüşme uzunca sürdü. Telefonu kapattım. Aynada kendimi gördüm. Tıpkı iki yıl önceki gibi gülümsüyordum. Kafam allak bullaktı. Pişman mıydım? Değil miydim? Unutmak için harcadığım onca çaba boşa mı gitmişti? Nereye gidiyordum? Düşünmek istemedim. Hala gülümsüyordum. Dolabımdan onunla tanıştığım gün üzerimde olan kıyafeti çıkardım. Giydim. Yakıştı da. Aynaya bakıp kıyafetime ve saçıma son bir rötuş yaptım. Dairemden çıkıp arabamı park ettiğim sokağa geldiğimde yağmur çiselemeye başlamıştı. Meleklerin indirdiği damlalar beyaz gömleğimi tuval bellemiş, soyut bir resmin ilk dokunuşlarını yapıyordu. Canım sıkıldı ama rahmete lanet okuyacak değildim. Hızlı adımlarla arabama geldim. Bindim ve kapıyı kapattım.

devam edecek..

Perşembe, Şubat 16

tesadüf bu ya..

Geçen gün bankada oktayla karşılaştım.. o beni hatırlamasa yemin ederim benim onu tanıyacağım yoktu.. nasıl hatırlayabilirim.. ilkokuldan beri görmedim.. çok değişmiş.. ama gözleri aynı.. aynı felfecir bakışlar.. çocukken yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.. gel desem gelir öl desem ölürdü.. en çok onunla konuşurdum.. geçmiş gün.. hatırlamadığım bi sebepten ayrı düştük.. bir daha da ne gördüm ne de haber aldım..

Bankadan çıkıp hemen yandaki kafeye oturduk.. sigara ikram ettim.. geri çevirdi.. önceden içermiş.. tam on sene içip bırakmış.. bir daha ağzına sürmemiş.. ee.. Dedim.. anlat bakalım.. anlatmaya başladı.. kaptan olmuş.. yıllarca kuru sulu türlü çeşit yük ve yolcu gemilerinde çalışmış.. gitmediği görmediği memleket kalmamış.. moğolistanda ava çıkmış.. zanzibarda dalış yapmış.. Chicago müzikalini Chicagoda izlemiş.. anlattı da anlattı.. cüzdanındaki bi foftoğrağı gösterip karım dedi.. sandra bullockun speed te oynadığı halinin tıpkısı bir hatun.. bilmemnere orkestrasında keman çalıyormuş.. yedi sene önce bir otobüste tanışıp bir vapurda ilanı aşk edip bir uçakta dünya evine girmişler.. toplu taşımadan yana yüzü gülen bir çift insan.. bir de kızları olmuş.. bir görsem öyle sevimliymiş ki.. gözleri aynı annesiymiş.. babasından bir tek inatçılığını almışmış.. kızının fotoğrafını da gösterdi.. adam hazırlıklı gelmişti.. belgesiz tek laf etmiyordu..

Sohbet iyiydi hoştu fakat benim hemen eve gitmem gerekiyordu.. kaçanın anası ağlamaz.. yarım ağızla oktayı da davet ettim.. şans bu ya.. adamın bütün öğleden sonrası boşmuş.. o da yapacak bir şeyler arıyormuş.. zaten bi kaç günlüğüne gelmiş.. avşadaki bağ evine dönecekmiş.. altı ay gemide altı ay da avşadaki bu evde yaşıyormuş.. mutlaka ziyaretine gitmeliymişim.. hem teknesiyle balığa çıkarmışız.. öyle çok büyük bir şey değilmiş ama ayağını sudan kesiyormuş işte.. gitmezsem çok darılırmış..

Birlikte kalktık.. arabası hemen şurdaki otoparktaymış.. yürüdük.. aynı boyda olmamıza rağmen benden daha uzun durduğu yetmezmiş gibi aynı yaşta olmamıza rağmen benden daha genç duruyordu.. ne yalan söyleyeyim.. bu duruşuyla sinirimi bozuyordu.. arabasına bindiğimizde kıskançlığım bir kat daha arttı.. bir ford mustang.. kontağı çevirdiğinde fesatlıktan tansiyonum düştü.. gözlerim karardı..

Oktay anlatmaya devam ediyordu.. gemide okumak için bol bol vakti oluyormuş.. sonraları kendisi de yazmaya başlamış.. ilk öykü kitabı iki yıl önce basılmış.. hayret nasıl duymazmışım.. halbuki eleştirilerde adı umut vaat eden genç yazarlar arasında anılıyormuş.. sözünü yol tarifiyle kestim.. buradan sola döneceksin..

Yolculuk bitti.. ama oktayın pek de öz olmayan geçmişi bitmedi.. fotoğrafçılığa da ilgisi varmış.. haliyle o kadar farklı coğrafya görünce fotoğraf çekmeden olmazmış.. zamanla on binerce fotoğraflık bir albümü olmuş.. ne içersin.. çay alıyım.. şekersiz lütfen.. çaylarımız hazır.. albüm demişken.. koleksiyonerliğe de merak salmış.. yatak odasının bir duvarı eski yeni yerli yabancı kibrit kutularıyla kaplıymış.. bütün Sadri alışık filmlerini bir araya getirmeyi başarmış.. haftada bir maaile oturup bi tanesini izlemeden rahat edemezlermiş.. kızlarının adı müjganmış.. bi oğulları olursa adını Sadri koyacaklarmış.. bir çay daha.. hayır teşekkürler.. ziyaretin kısa olanı makbulmüş.. sonra gene gelirmiş.. yıllar sonra birbirimizi bulmuşuz ya.. bir daha bırakmazmışız.. hadi görüşürüzmüş.. kendime çok iyi bakacakmışım.. ben ona lazımmışım.. bütün gücümü toplayıp gülümsedim.. tabi tabi.. mutlaka.. inşallah.. öyle ya.. hayhaylar eşliğinde misafirimin ardından kapıyı kapattım..

Sefil hayatımla baş baş başaydım.. oktayın yanında küçülmüş.. çocukluğuma geri dönmüştüm.. sanırım söylemeyi unuttum.. Oktay benim çocukluktaki hayali arkadaşım.. yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.. gel desem gelir öl desem ölürdü.. geçmiş gün.. hatırlamadığım bi sebepten ayrı düştük.. giderken hayallerimi de çalmış alçak.. bir daha görmesem iyiydi..

Perşembe, Şubat 2

yaparım dersem yaparım..

"bıyığımı keserim" ifadesi "çocuğumu keserim" kadar olmasa da tehdittir blöftür vesairedir.. tanımımızı yaptığımıza göre gelelim bu cümlenin kişisel gündemimdeki mana ve ehemmiyetine.. efem.. bi vakit önce ocak ayı içinde sigarayı bırakacağıma dair kendisime bi söz verdim.. verdiğim sözleri tutmak konusunda hassasım.. hem sigarayı bırakmak sanıldığından çok daha kolay bişey aslında.. misal ben defalarca bıraktım.. ama daha kolay olanı yeniden başlamak.. ki tahmin edebileceğiniz gibi bunu da defalarca yaptım.. lakin bu kez farklı oldu.. hayır yeniden başlamadım.. cünkü lanet sigarayı bırakamadım.. tabi kendime olan saygımdan dolayı başka bi şey yaptım.. verdiğim sözün en azından bi kısmını tutmalıydım.. ve tuttum da.. bıyık bıraktım.. şimdi hepinizin huzurunda bi söz daha veriyorum.. üç gün içinde sigarayı bırakamazsam bıyığımı keserim.. bu kadar da kararlı bu kadar da işgüzarım..
şimdi onlar düşünsün..

Salı, Ocak 31

ortaya dağınık..

insan için eşrefi mahlukat demiş allah.. ya da peygamber.. tam hatırlamıyorum.. çok zaman geçti üstünden.. yani tanrım sana ne diyebilirim ki.. insan biraz mütevazi olur.. tamam sen insan değilsin.. ama kibirli olduğun gerçeği de bi tarafta duruyor.. bununla yüzleşmek bize kalıyor.. ayrıca en şereflisi insan olan mahukatın geri kalanını nereye koyucaz allah bilir.. sen bilirsin.. zaten babam hep der bunu.. sen bilirsin deyince kavga olmaz.. fakat babalar her zaman haklı değildir.. karılı erkekli ilişkilerde mesela sen bilirsin demek temizinden bi trip atma şekli bi kavga sebebi olabilir pekala.. ya da en azından herşeyi bana bırakıyosun.. hiç plan yapmıyosun.. proje üretmiyosun.. argen zayıf gibi eleştirilerin gelmesi garanti.. "sen bilirsin" demek kadar "ben bilirim" demek de sorunlara gebe bi durum.. bi kendini beğenme bi nevi gubarma.. sen de ben de bilemiyosam.. en doğrusunu allah bilir.. ben de bunca insan tarafından bir bilen olarak kabul edilsem ben de kibirli olabilirim.. konuyu dağıttığımı sanmıştınız di mi.. yanıldınız.. bakın yine allah insan ve kibir eksenine getirdim paragrafı.. bakalım bi sonraki paragraf karşımıza neler çıkaracak..

geçenlerde bi televizyon aldım.. işin ilginci çok az televizyon izlerim.. ama şimdi verdiğim para boşa gitmesin diye izlemek zorunda kalıyorum.. hesapladım.. üç yıl beş ay izlersem kendini amorti ediyor.. karlı bir yatırım.. işin biraz daha ilginci bazen televizyonu açmadan izliyorum.. görüntü daha net oluyor öyle olunca.. hem kafa da şişirmiyor.. eğlendirirken düşündürüyor.. şahane bir şey.. allah bu aleti icat edenden razı olsun.. şimdi bazılarınız yine konuyu dağıttığımı düşünüyor olabilir.. tebikide yanılıyorlar.. hani insan için yaratılmışların en üstünü iddiası vardı ya.. allahım.. emin misin.. cevabını vermeden önce bana bir daha bak istersen.. ki ben ortalamanın üstünde sayılırım.. yani gurur duyduğun eserin bu.. hem de en şereflisi diyosun.. yapabildiğinin en iyisi bu mu.. bence istersen daha iyisini başarabilirsin.. sanırım tanrısal ironi böyle bir şey ve biz ironiyi düz anlamıyla kabul eden gerzekler sürüsüyüz.. şimdi sürü halinde bir sonraki paragrafa geçiyoruz..

hayatta her şeyin yolunda gittiği ve hiç bi şeyin yolunda gitmediği zamanlar oluyor.. dertli kederli zamanları bi tarafa bırakalım.. keşke bırakalım demekle bırakabilsek di mi.. neyse.. dertsiz tasasız her şeyin yolunda olduğu zamanlar ne kadar mutlu ya da huzurluyuz.. benim kendi evrensel düşünceme göre hiç.. hiç mutlu huzurlu değiliz.. bunun iki nedeni var.. ilki hayatın ipneliğini bilmemizden kaynaklı bu iş böyle devam etmez.. illaki bi bokluk çıkar tedirginliği.. ay çok güldük kesin çok ağlıycaz.. ikinci nedense daha saçma.. o kadar saçma ki ilkini yazarken ikinci sebebin ne olduğunu unuttum.. lan demincek aklımdaydı.. ne ara uçtu.. neyse iyi bi okur her şeyi yazardan beklemez.. ikinci sebebin ne olduğunu da siz bulun bakalım.. daha yazardım ama dikketlerim dağıldı.. sinir oldum.. şey gibi düşünün.. masalın geri kalanını siz yazın alıştırmaları olur ya ders kitaplarında.. he öle işte..

lan kırk yılda bişey yazayım diyorum.. onun da yarısını okurlara iteliyorum.. ben hakkatten çok tembelim.. bir ihtimal daha var.. bu yazı çizi işleri benden geçmiş.. galiba.. büyük ihtimalle..

allahım.. sana da biraz ayıp etmiş olabilirim.. ama biliyosun.. hep sevdiğimden şaka takılıyorum.. sevmesem takılmam.. :))